Bir vakitler başvekil Süleyman Demirel “Üs yok tesis var” diye inkâr etmeye çalışsa da, memleketin dört bir yanına manda bokundan bile pis bir şekilde yayılmış, yapışmış pek çok Amerikan üssünden bir tanesiydi Karamürsel Amerikan üssü.
Burada çalışan Amerikalı personelin çoğu, o vakitler havası, suyu ve insanı henüz kirlenmemiş yemyeşil bir sahil kasabası olan Yalova’ da otururlardı. Özellikle de sağı solu meyvelik ve bostanlık olan Fatih caddesinde bahçe içindeki bir veya iki katlı müstakil evlerde... Üsteki sivil hizmetlerde de Yalova’ dan pek çok kişi çalışırdı. Amerikalılar ile Yalovalılar arasında müşterek mesai vesilesiyle başlayan dostluk ve arkadaşlık münasebetleri bilahire karşılıklı kız alıp verme vasıtasıyla hısımlık münasebetlerine ve daha sonra da, Türk ve Amerikan halkları arasında tesis edilmiş olan bu karşılıklı güven ve işbirliği temelinde, Amerikalı dostların muâvenetleriyle Atlantik ötesindeki Amerikan illerinde iş bulup çalışmaya kadar ilerledi.
Yetmişlerin birinci yarısında bu şekilde Amerika’ya gidenlerin bir kısmı çeşitli işlerde beş on sene çalışıp hatırı sayılır bir birikim yaptıktan sonra döndüğü gibi, orada kalıp çalışmaya devam eden hatta daha sonraki yıllarda kendi işlerini kuran pek çok Yalovalı vardır bu gün Amerikan illerinde.
Meselâ, bizim umumî neşriyat amirimiz Mehmet Cantözün o senelerde Amerika’ya gidip, bir dönem TRT de yayınlanan bir Amerikan dizisinden hareketle “Aşk Gemisi” diye adlandırılan gemilerde senelerce çalışıp dünyalığı doğrulttuktan sonra vatan topraklarına avdet etmişti.
İşte o senelerde bir yolunu bulup Amerika ya çalışmaya giden Yalovalı’ların arasında bir Mongol Kemal vardı birde Çiroz İskender. Moğollara benzeyen ablak suratı, çekik gözleri ve ağır çalışan bir kafası olduğu için “Mongol” lakabını takmıştı arkadaşları ona. Ve, kemikler dahil kırk beş kiloyu bulmayan ince uzun bedeninde Ağustos güneşinde kurutulmuş bir uskumru gibi “kılçıkları” göründüğü için “Çiroz” diyorlardı İskender’e. Ayrılmaz bir ikiliydi Mongol ile Çiroz; tıpkı Lorel ile Hardi, Zeki ile Metin gibi. İskender, Kemal’ in idrak mekanizmasının hantallığı nedeniyle onu sık sık ve ince ince makaraya sarar, arkadaşlarının gülüşmeleri üzerine geç de olsa uyanan Kemal, ağzını gramofon borusu gibi büzüp “ İiiibnee” derdi İskender’e.
Top sahasının kenarındaki çayırlıkta beşer kişilik takımlar halinde top oynadıkları bir gün, topa aynı anda giren Kemal ile İskender fena halde çarpıştılar. Kemal’ in dizi İskender’ in göğsüne geldi ve İskender düştüğü yerden kalkamadı; göğsünü tutup kıvranmaya başladı. Kemal, İskender’i kucağına aldığı gibi, bir solukta hemen biraz ilerideki hastaneye götürüverdi. Hastanede İskender’e önce bir iğne yapıldı ve bir süre beklemesi söylendi. Olaya sebep olmanın verdiği eziklik içinde yerinde duramayan Kemal, doktorun rahat, umursamaz tavırlarını görünce sinirli bir sesle “ Film çekmeyecek misiniz doktor bey” diye sordu. Doktor gözlüklerinin üstünden önce Kemal’e sonra da İskender’e baktı, sonra İskender’in aşırı zayıflığına dikkat çekercesine, “ Filme ne lüzum var evladım, arkadaşının kendisi film gibi zaten, ben şimdi onu ışığa tutar kırığı çatlağı var mı bakarım” dedi. Doktorun esprisini Kemal anlamadı ama iğneye rağmen ağrısı henüz dinmemiş İskender elini göğsünün sızlayan yerine bastırarak gülmeye başladı.
Bu şekilde bütün gün birbirleriyle didişir kavga eder ama gene de birbirlerinden kopamazlardı; ta ki Amerika ya gidene kadar.
Kendilerinden evvel gidenlerin bire bin katarak anlattığı hikayeler nedeniyle Amerika ya gidip zengin olma hayali ikisinin de aklını çelmişti. Akşam Amerika ile yatıyor sabah Amerika ile kalkıyorlardı. Bir zaman geldi, oraya yerleşmiş iş tutmuş eski arkadaşlarının da yardımıyla ceplerine koydukları uçak bileti ve üç beş kuruş harçlık ile Amerika’ nın yolunu tuttular.
Ve gidiş o gidiş... Önceleri altı ayda bir, sonra senede bir, daha sonra iki senede bir gelen mektup ve kartlardaki birkaç satır ile arada bir karşılaştıkları arkadaşlarının anlattığı bölük pörçük hikayeler dışında doğru dürüst haber alınamadı senelerce ikisinden de. Bütün bu dağınık malumatın toplamından edinilen tek netice, Amerika topraklarına ayak bastıktan sonra ikisinin yollarının ayrıldığı, İskender’ in bir İtalyan sirkinde iş bulduğu, Kemal’ in ise bir lokantada çalışmaya başladığı idi. Anlaşıldığı kadarıyla Kemal ile İskender de pek görüşme fırsatı bulamamışlar bu süre içinde. E herkes ekmek derdinde, Amerika dediğin de koskoca bir memleket, nasıl bir araya geleceksin ne vakit görüşeceksin !
Aradan on beş seneye yakın bir zaman geçti. Tesadüf müdür yoksa arkadaşlarıyla birlikte tasarlanmış bir görüşme mi bilemiyorum, bin dokuz yüz seksen dört yazının başında Kemal ve İskender, diğer arkadaşlarıyla birlikte Yalova’ da tekrar bir araya geldiler. Muharip Gaziler Lokalinin denize bakan terasında hep birlikte yiyip içip kafaları tütsüledikten sonra, tıpkı filmlerde olduğu gibi zaman zaman geçmişe gidip gelerek Amerika’ daki maceralarını anlattılar. Mongol Kemal’ in ağır çalışan zihni melekelerinin ardında aslında zehir gibi bir ticari zekânın bulunduğunu o vakit öğrendik.
Kemal, Amerika’daki lokantalarda bulaşıkçılık, komilik, garsonluk, şeflik maceralarının ardından bir lokantaya önce ortak olmuş birkaç sene sonra da lokantanın tümünün mülküne sahip olmuş. Şimdi yanında yüze yakın kişi çalışıyormuş. Hatta sahibi olduğu lokantanın yakınındaki bir akaryakıt istasyonuna da ortak olmak için girişimleri varmış. Kemal’ in bu yükseliş sürecinde, sırf oturum izni alabilmek için evlendiği, yaşı bir hayli geçkince Amerikalı karısının katkıları var mıdır bilemiyoruz fakat, Amerika gibi bir memlekette lüks ev ve araba sahibi olmanın verdiği o zavallı kibir, Kemal’in yüzünde sırıtıyordu.
Mongol Kemal’ in Amerikan topraklarındaki önlenemez yükselişinin hikayesi bittikten sonra herkes, muhabbetin başından beri, masanın öbür köşesinde sessizce rakısını yudumlayan İskender’e dönüp, “ Eee şimdi de sen anlat lan çiroz, sen naaptın Amerika’ da” diye sordu.
“Hiiiç” dedi İskender, “İlk birkaç hafta iş aradım, sağ olsunlar oradaki Türk arkadaşların yanında idare ettim; sonra onların yardımıyla bir İtalyan sirkinde iş buldum. On beş senedir de aynı sirkte çalışıyorum.”
“ Sende Kemal gibi sirke ortak olmuşsundur her halde” diye sordu biri.
“Yok canım” dedi İskender, “Benim ki sıradan bir iş”.
“Sahi ne iş yapıyorsun sen” diye sordular.
İskender, iki saatten beri böbürlenerek kendini anlatan Kemal’e doğru baktı ve manidar bir tebessümle “ Fil fitilliği yapıyorum ben” dedi.
“Nasıl yani” dedi herkes aynı anda, “o nasıl bir iş ?”
“Basbayağı bir iş, fillere fitillik yapıyorum.”
“Yahu adamı kurdeşen etme de doğru dürüst anlat şu işi, nasıl bir şeydir bu fil fitilliği”
Rakısından derin bir yudum daha aldı, kollarını kavuşturup dirseklerini masaya dayadı Çiroz. Gözlerinde yine on beş yıl önce Mongol’u makaraya sardığı zamanlardaki hinlik parıldadı birden.
“Filleri biliyorsunuz” dedi, “devamlı saman ve kuru otla beslenirler.”
“Eeee !”
“İşte devamlı kuru yiyecek yedikleri için sık sık kabız olur filler, bir türlü dışarı çıkamazlar.”
Masadakilerin bazıları, çirozun lafı nereye bağlıyacağını anlar gibi oldular; fakat hiç ses etmeden hikayenin sonunu beklemeye başladılar.
“Eeee !” dedi yine Mongol, her zamanki gabiliği ile, “sonra ?”
“ Sonra, ben de ince adamım ya; iki kişi gelip beni omuzlarımdan tutuyor, filin kıçına sokup çıkarıyor, sokup çıkarıyor, fil de bu şekilde rahatlamış oluyor.”
“Yapma be” dedi Mongol “oğlum çok boktan bir iş bu nasıl yaparsın sen böyle bir işi !”
“ Ne yapalım oğlum, bizde öyle zengin Amerikalı karı yok; elin adamından ekmek istedik, bize filin kıçını gösterdi, işine gelirse.”
Çirozun ince sarakasını hâlâ fark edememiş olan Mongol, “Bari adam gibi para veriyorlar mı” diye sordu. “ Yok canım” dedi beriki, “karın tokluğuna idare ediyoruz.”
Sesinde, senelerce kader birliği ettiği can yoldaşının gavur illerinde karın tokluğuna boktan bir iş yapmasını kabullenemeyen vefakâr arkadaş tınısı ile gürledi birden Mongol; “Olmaz oğlum öyle şey” dedi. “Dönünce hemen beni arıyorsun, bizim lokantada sana iş veriyorum; parayı da dert etme, kasa orada ne kadar istiyorsan oradan al.”
Bu hamiyetli davranışı karşısında kalkıp boynuna sarılacağını beklerken, Çiroz’un umursamaz bir şekilde başını iki yana sallayıp “I ıh” demesi Mongol’u iyice şaşırttı, “Niye oğlum” dedi, “dedim ya aramızda paranın lâfı olmaz, sen yeter ki bırak o pis işi.”
“Bırakamam” dedi Çiroz kararlı bir sesle.
“Niye” dedi tekrar Mongol.
“Ben o bokun sıcaklığına alışmışım bir kere oğlum, kolay kolay bırakamam.”
* * *
O gün o muhabette Çiroz bahsedinceye kadar bizim fil fitilliği gibi bir mesleğin mevcudiyetinden haberimiz yoktu. Tahmin ediyorum, o günden beri bir daha memlekete gelmemiş olan Çiroz’un da, fil fitilliğinin bizim memlekette artık ortak bir karakterimiz olduğundan, bokun sıcaklığına alışıp mayıştığımızdan haberi yoktur.