HABER SPOR TİCARET İLAN KENT HARİTA EĞİTİM ERKEKÇE KADINCA TEKNOLOJİ SAĞLIK LİNK EĞLENCE HAVA VİDEO FOTOĞRAF YAZARLAR ETKİNLİK
Zeki ÖÇAL
" Yazarın biyografisi "

Necip Hocanın Seçtikleri !

07 Aralık 2007
Okunma sayısı : 1061

          Necip hoca, Ardağan’ ın  Gürcistan sınırına yakın bir kasabanın ortaokulunda göreve başladıktan sonra aynı okulda öğretmen olan eşiyle tanışmasının üzerinden bir ay bile geçmeden evlendiğinde otuzlu yaşların sonuna yaklaşmıştı. Bin iki yüz kilometre ötede, memleketin en doğu sınırında bir okula tayini çıktığında, eğer Yalova’ ya Kaymakam olarak tayin edilmiş olsaydı o kadar sevinmeyecekti.  Çünkü, çok sevdiği anacığının tahakkümünden kurtulup evlenebilmek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.

Necip hocanın ilk nişanlısı, edebiyat fakültesinden sınıf arkadaşı olan, buğday tenli, minyon tipli, temiz yüzlü güzelce bir kız idi. Necip hoca bir hafta sonu kızı yanında getirdi ve annesiyle tanıştırıp “Biz kendi aramızda sözlendik” deyiverdi.

Dedi demesine de, bu durum Vesile teyzenin hiç hoşuna gitmedi. Onun farklı hayalleri vardı. Önce yakın çevrede bir araştırma yapacak, üniversite mezunu öğretmen oğluna münasip, eli iğne tutan, hamur işlerinden anlayan, hamarat, başı önünden kalkmayan evcimen bir kız araştırılacaktı.Eşin dostun  tavsiye ve yardımlarıyla bulunacak bu kızı istemeye gitmek için yakın akrabalar çağrılacaktı. Vesile teyze, rahmetli Harun amcanın yirmi sene evvel emekli ikramiyesi ile aldığı yakası hakiki tilki kürkünden gri mantosunu giyecek, gözlerini belli belirsiz boyayıp güzel kokularını da sürünüp kız isteme taburunun başına geçecekti. Sonra kız evinde buyur edildiği baş köşedeki koltuğa kurulup, oğlunun – tabi ki sigarasından ve akşamları bir iki kadeh zıkkımlanmasından hiç bahsetmeksizin- meziyetlerini ballandıra ballandıra anlatırken, diğer yandan da kıza takılacak bilezik, küpe, köstek pazarlıklarını yürütecekti.  Okulda bulduğu bir kızı pat diye karşısına çıkartıp sözlendiğini söyleyen oğulcağızı, ya üç gün  sonra “Anne biz evlendik” deyiverirse ne yapardı !  Her şey bir tarafa, bunu konu komşuya nasıl izah ederdi...        Vesilanımın  oğlu Necip’in naaptını biliyonuz mu; aaaa ! sokaktan bulduğu kızın birini karı diye  takıp koluna getirmiş... vah vah vah !” türünden bir tezvirat ihtimali bile Vesile teyzenin uykularının kaçmasına, migren krizlerinin depreşmesine yetiyor; böyle ana baba hatırı bilmeyen başı bozuk tavırların daha Necip lise talebesiyken  onun kafasına anarşit fikirleri sokan ağabeyi Necat’ tan  kaynaklandığını düşünüyor ve ona  için için içerliyordu.

 Necat, mühendis mektebinde talebeyken, hafta sonları eve geldiğinde çantasından çıkarttığı Cumhuriyet gazetesini özellikle odanın ortasındaki, yer yer sökülmüş kaplamaları dantel örtülerle gizlenmeye çalışılan ahşap sehpanın üzerine atar, sonra da, senelerdir sıkı bir Tercüman okuru olan babası emekli sıhhiye astsubayı Harun amcanın nasıl bir tepki göstereceğini izlemek için onun tam karşısındaki koltuğa oturur, sorgulayan bakışlarla onu izlerdi. Harun amca, Emekli Sandığı’nın kendisine verdiği, burnunun ucuna düşmüş, ucuz  kalın kemik çerçeveli kara gözlüğünün üstünden önce sehpanın üzerindeki Cumhuriyet gazetesine, ardından Necat’a bir bakış atar; sonra tekrar elindeki Tercüman gazetesini okumaya devam ederdi. Kısa süren bir  sessizlikten sonra, sanki Necat’ ın odadaki mevcudiyetini ciddiye almazmış, mutfaktaki Vesile teyzeye duyurmak istermiş gibi, başını gazeteden kaldırmadan; “ Baksana komünist talebeler dün gene üniversitede dersleri boykot etmişler; bu azgınlığın elbet bir ecri olacak ama, Allah sonumuzu hayretsin ! ” deyip günlük haberlerden aktarma yapar ya da; “ Bak gazeteyi buraya koyuyorum, işin bitince Ergun Göze’ yi muhakkak  oku, mühim şeyler yazmış” der, sonra  da, kızım sana söylüyorum gelinim sen de kulak ver misali, gazeteyi Necat’ ın önüne atardı.

Oğlunun koluna takıp getirdiği bu kızcağızı gelini olarak kabul etmek ne kadar zorsa, “ben bu kızı istemiyorum” demek de bir o kadar zordu Vesile teyze için. Zaten ağabeyinin kafasına soktuğu anarşit fikirlerin tesiriyle yeterince dikkafalılaşmış olan, babasıyla en küçük bir tartışmada bile kapıyı vurup çıktıktan sonra günlerce eve uğramayan oğulcağızının, bu sefer elin kuru kızı yüzünden tümüyle kendisinden kopmasından korkuyordu.

Bir gün, ikindi namazında son rekâtta secdeye vardığı sırada – şeytanın işi ne - aklına bir şey düşüverdi Vesile teyzenin. Aceleyle dualarını etti, melaikelere selâmını verdi, sonra yemenisini ve tesbihini içine koyduğu seccadesini dürüp, kapının arkasındaki  yüklüğün üzerine atıverdi.

Aceleyle salona geçti, kahverengi formika kaplı büfenin alt kapağını açtı, üst üste yığılmış, bir kısmının kapakları kopmuş kitapların arasından, bir hayli aşınmış siyah cilt kapağının üzerinde silinmeye yüz tutmuş sarı yaldızlı bir yazıyla “Kenz-ül Havass”yazan  kalınca bir tanesini aldı. Pencerenin önündeki koltuğu oturdu, kitabın sayfaları arasına önemli bölümleri kolay bulmak için konmuş kâğıt parçalarından saatli maarif takvimi yaprağının olduğu bölümü açtı. İnsanların bazı fiziki özelliklerinden onların karakterlerine, yaradılış özelliklerine ilişkin tesbitler ileri süren satırları uhrevi bir sükûnetle okumaya başladı. “Kısa boy, fitneye delâlet eder;... küçük göz hafif meşrep olmaya delâlet eder;... kısa ve yassı burun, şehvete ve cimaa fazlaca düşkünlüğe delâlet eder...   Vesile teyzenin yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, onaylayan bir tavırla başını ağır ağır sallayarak, iyice bellemek için  birkaç kez peş peşe okudu bu satırları. Sevgili oğulcağızını, o şehvet düşkünü, fitneci bodurdan kurtarmanın bir yolunu bulmuş olmanın  verdiği huzurla, oturduğu koltuktan ağır ağır kalktı, kitabı tekrar yerine koydu.

 Hafta sonu kapıyı açtığında, kızın yüzüne hiç bakmaksızın sadece Necip’e “hoş geldin” dedi, diğerinin gelişinden duyduğu hoşnutsuzluğu ifade edercesine... Akşam yemeği hazırlığı için mutfakta kendisine yardım etmek isteyen kızcağızı “ Ben hallederim, sen bir şeye elini sürme” diye biraz sertçe bir şekilde de tersledi.

 Akşam yemek sırasında taciz atışlarına başlamak için uygun bir anı kollamaya başladı. Hani romatizma ağrılarını bile sorsalar, o ne yapıp edip konuyu oraya getirecekti ama, Necip’ in “ Gülseren ablanın boşanma davası ne âlemde” sorusunun üzerine nefes almaksızın atladı Vesile teyze. “Bırak şu yer cücesini” diye sinirli bir şekilde söylendi; “Bir kadının kıçı yere yakınsa korkacaksın ondan; gözü dışarıda olur öylelerinin”. Bunları söylerken yan gözle de Necip’in nişanlısına doğru bakıyordu.

Necip, bu lafların asıl muhatabının kim olduğunu anladı, saldırıyı hasarsız bir şekilde savuşturmak ve biraz da şakaya vurup tansiyonu düşürmek için “ Anne sen de fazla uzun boylu sayılmazsın hani !” diyerek sırıttı.

 Hadi ordan arsız” dedi Vesile teyze yapmacık bir asabiyetle, “ Kim, ne zaman görmüş beni elin herifleriyle gazinolarda, sinemalarda !”  Tuzluğu Necip’e uzatırken, “ Kadın kısmının gözü küçükse, hele burnu da yassıysa, oynak olur öyleleri; gözünü kırpmadan boynuzlar valla kocasını...” diyerek, Gülseren üzerinden son vuruşunu yaptı. Bu nokta atışlarının asıl hedefinin kendisi olduğunu anlayan kızcağızın beti benzi attı, ağzındaki lokmayı çiğneyemez oldu, boşaldı boşalacak gözlerle Necip’e baktı, öylece kalakaldı.

 Fazla sürmedi... Vesile teyzenin bu ısrarlı laf sokuşturmalarına daha fazla dayanamayan kız iki ay sonra Necip’ten ayrıldı. Bu olayın ardından oğlunun kendisine soğuk davranması biraz tedirgin etse de, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştı Vesile teyze. Nasıl olsa o amacına ulaşmıştı; gerek hayat tecrübesi gerekse analık güdülerinin verdiği güvenle, bir süre sonra konunun soğuyacağını ve oğlu ile arasının düzeleceğini çok iyi biliyordu.

Yaklaşık birer yıl arayla iki kez daha sözlendi Necip. Tabi ikisi de yine Vesile teyzenin “ Kenz-ül Havass” tan aldığı ilham ile geliştirdiği taktik saldırıları neticesinde bozuldu.

İkinci kızın kabahati mavi gözlü olmasıydı. Bir kadının gözü maviyse, hele  gözler birde  dışarı doğru fırlamış ise, mümkünü yok o kadın aşifte olurdu.

Üçüncü kız, beş çocuklu yoksul bir işçi emeklisi olan babasının imkânı olmadığı için dişlerini yaptıramadığından ötürü gadrine uğradı Vesile teyzenin. Çünkü, dişlerin çarpık ve ayrık olması hile ve desiseye, emniyetsizliğe delâlet ediyordu. Üstelik ağız yanlarının etli ve şiş olması, o kişinin ahlâkî kabalığının kesin delili idi.

Evlenme konusundaki bu üç başarısız girişimden sonra Necip hoca, içine kapandı ve  derin bir sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik bir süre sonra Vesile teyzeyi endişelendirmeye başladı. Çocuk tohuma kaçmadan, eli yüzü düzgün birisini bulmalı diye düşündü. Hemen, akraba ve eş dost çevresinde sessiz ve gizli bir araştırma yapıldı; birkaç adayın içersinden Vesile teyzenin baba tarafından uzak akrabalarından, kız sanat okulu mezunu hamarat bir kız da karar kılındı.          Vesile teyze bir akşam yemeğinde konuya, beş sene önce eşini kaybettiğinden bu yana yalnız yaşayan alt kattaki komşuları Selâmi  beyden, onun ilerleyen yaşı nedeniyle yaşadığı zorluklardan bahsederek giriş yaptı. “ Eee, yalnız yaşamak kolay değil hele bu yaşta... Adamcağızın kızları bile bayramdan bayrama uğrayıp, kapının eşiğinde elini öpüp gidiyorlar. Bu adamın yemeğini kim yapar, üstünü başını kim yıkar, hiç düşündükleri yok. Kadın için neyse... O kendini çeker çevirir; ama erkek eti ağırdır. Hele bu yaşta kadınsız bir ev tam bir rezillik ...”  Necip’ in evlenmeme konusunda ısrarlı olması halinde gelecekte yaşayacağı güçlüklere imada bulunan bu lâfları söylerken, sanki konu kendiliğinden açılmış gibi davranmak için, hiç gerekmediği halde masadaki çatal, kaşığın, tuzluğun yerlerini değiştiriyordu.

Selâmi beyin sıkıntıları konusunda Necip’ in hiç de oralı olmadığını görünce  birden lâfı değiştirip asıl konuya girdi. “ Lütfiyanımın kızı Selda’ yı hatırladın mı, hani sanat okulunu bitirmişti ?” Necip lâfın nereye bağlanacağını anladı ve annesinin cümlesini bitirmesini bile beklemeden “ Anne” dedi sert bir şekilde;  “Birlikte yaşayacağım insanı ben kendim seçebilirim” deyip kestirip attı.

Vesile teyze, daha lâfı bitmeden teklifinin reddedilmiş olmasının verdiği buruklukla Necip’ in gözlerinin içine baktı bir süre sessizce; sonra, “ Senin seçtiklerin de hep orospu çıkıyo be oğlum ” deyiverdi.

*   *   *

 O vakit bu vakit, bir fırsatını bulup soramadım, “ Sadece Necip’ in seçtikleri mi” Vesile teyze “ Sadece onun seçtikleri mi” diye...

  • Haberi Yazdır
  • Haberi PDF olarak bilgisayarına kaydet
  • Facebook' ta paylaş
  • Delicious hesabına ekle
  • Twitter' da paylaş
  • Myspace' de paylaş
  • Digg' de paylaş
  • Google' da paylaş
  • Friendfeed' de paylaş
  • Microsoft Live' da paylaş




Yorumlarınızın yayınlanması için "Yorum Kurallarını" okuyun.