Kadıköy Altıyol' da, Bahariye Caddesi' nin girişinde bir boğa heykeli vardır. Bilvesile yolu düşüp görmüş olanlar bilir; hırsla toprağı eşeleyen bir ayağı, hafif yana yatırdığı başının üzerinde, düşmanın böğrüne saplanmaya hazır, kınından sıyrılmış hançere benzeyen boynuzu ve yay gibi gerilmiş sert adaleli vücudunun oluşturduğu şövalyece duruşuyla pek de uyumlu olmayan ve adeta, “Anasını satiim, harman kıyısındaki meşe ağaçlarının üfültülü serin gölgesinde keyif içinde her gün en az beş körpe ineği dölleme kapasitesine sahip kudretli bir kırsal bölge sakini olarak, ne işim varsa benim bu, bir birine hava yapan kompleksli kent soytarılarının içinde” diyen mahzûn ve melûl bakışlarıyla, aşağıda, yokuşun ucundaki serin mavi boğaz sularını seyreden, usta işi bronz bir heykel...
Daha evvel, Kadıköy vapur iskelesinin hemen karşısında, Kadıköy Kaymakamlığı' nın önündeki parkta vazifesini îfâ eden bu boğa heykelinin, hangi sebeplerle ve kimler tarafından ve ne zaman Altıyol'a tayininin çıkartıldığını bilmiyorum. Muhtemelen, o tarihte vazifede bulunan mahallî idare ile boğa arasındaki siyâsi görüş farklılıklarından kaynaklanan keyfî bir tasaruftur !
Neyse...
* * *
Bizim Yusuf; bankacılık sektöründe yirmi yılı aşkın hizmetinden sonra, özel bir bankanın Kadıköy' deki şubesine, kredilerden sorumlu müdür yardımcısı olarak atandığında, birinci müdürlüğe terfi için gerekli olan performansı kısa sürede gösterme kaygısıyla, şubenin uzun süreden beri tahsil edilememiş kredilerinin bir an evvel tahsili meselesine bodoslamadan daldı.
Yahu Yusuf, yapma etme, finans kapitalin likidite krizini çözmek sana mı kaldı, bu genç yaşta başını belaya sokma türünden bütün ikazlarımıza rağmen, o burnunun dikine gitti ve sabah siftah bismillah, şubenin kapısından girdikten sonra elini telefona atıp, önündeki listeye göre, kredi borçluların arayıp, “Beyfendi, bankamızdan falan tarihte filan miktarda kredi almışsınız, ifa tarihi geldiği halde ödemelerinizde bazı aksamalar olmuş, mutlaka kendi açınızdan haklı nedenleriniz mevcuttur, fekat takdir buyurursunuz ki, biz de ticari bir işletme olarak bu alacağımız tahsil etmek durumunuzdayız; mevcut borcunuz ana para ve faizlerinizle birlikte şu kadar miktardadır, lütfen ödeme planı hususunda sizinle görüşmek istiyoruz, aksi takdirde alacağımızın icra yoluyla tahsili için dosyanızı bankamız hukuk servisine göndermek mecburiyetindeyiz” türünden sulandırılmış bir üslûb-u âli ile banka müşterileriyle hassas münâsebetler tesis etmeye çalıştı.
Sabahın köründe, daha karga bokunu yemeden aradığı ve henüz afyonu patlamamış müşterilerin bir kısmı, “müsait olunca öderiz kardeşim noolmuş yaaa ” türünden oldukça rahat ve medenî bir tavır takınırken, canını burnunda, terbiye ve nezâket erbâbı bir kısmı ise “Ödemiyom lan ibnee elinden geleni ardına koma” türünden tam ağzına biber sürülecek türden lâflar sarfetmiş. Mafyatik hassasiyeti fevkalâde yüksek bir başkası ise, meseleye, biraz zoofilik bir boyut katmış ve yine fevkalâde zarif bir üslupla “ Ulan müdür bozuntusu, Altıparmağın girişindeki boğayı biliyor musun; oraya gelirsem seni o boğanın boynuzuna oturturum” şeklinde, meselenin hukukun müdahalesine lüzum olmadan halli hususunda gayet pratik bir yol önermiş.
Görüştüğü son müşterinin, meselenin halline ilişkin pratik yaklaşımdan bir hayli etkilenen Yusuf; “Valla” dedi, “Öğle tatilinde ilk işim, şubenin iki yüz metre ötesinde duran boğanın boynuzlarını dikkatle incelemek oldu; hani canımı çok acıtır mı acaba diye...”
* * *
Yalova tarihi açısından fevkalâde önem arzeden serin bir Nisan sabahı idi. Artık vapurların bile küsüp uğramadığı eski iskelenin doğu tarafında, denize doldurulmuş molozların üzeri, heyecandan nefeslerini tutmuş, göz pınarlarından patladı patlayacak bir duygu sağnağını zorlukla zaptetmeye çalışan hınca hınç insanla doluydu !
Her ne kadar bir kısım art niyetli gayrıresmi tarih yazıcıları “ Atmayın be kardeşim, hepsi hepsi yüz kişiydiler, onların da doksanı, millete rezil olmayalım diye, amirlerinin talimatıyla mesai saatlerinde görevlerinin başından alınıp zorla oraya getirilmiş belediye çalışanları, beşi sahil turu atan avare emekli, ikisi selpakçı, üçü de ayakkabı boyacısı çocuklardı; haa bi de, davulcuyla zurnacıyı ilâve edelim, hepsi o... ” diyerek tarihi bir hakikati çarpıtmaya çalışsalar da, bu husus ileride orta mektep tarih kitaplarında, suyun kaldırma kuvvetini bulduğu iddia edilen Arşimet nam muhteremin “buldum buldum” diye hamamdan yalın ayak başı kabak sokağa fırlamasına ilişkin uyduruk hikâyeden bir sayfa sonra mı; yoksa halen yazılmakta olan, “Yalova ' da Soytarılar ve Soytarılıklar Tarihi” adlı külliyatın dipnotlarında mı; ve yahut Saatli Maarif Takvimi' nin 10 Nisan tarihli yaprağının arka sayfasında tarihteki mühim vakıalar faslında mı yer alır bilemiyorum; ama kat'iyetle, resmî tarihin bi sahifesinde bi şekilde yer alacak muhteşem bir andı o an.
Memleket memleket olalı, seksen dokuz yıldan beri böyle bir an yaşamadı. Memleket insanı, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun limanında büyük kurtarıcıyı getirecek olan “Bandırma” vapurunu bekleyen o insanların muhteşem heyecanını kat be kat aşan bir duygu seliyle, Yalova' yı kurtaracak olan o büyük kurtarıcıyı ve onu taşıyan “İnkılap” vapurunu bekliyordu.
Camialtı'ndaki ebedi istirahatgâhında teflon tava olmak üzere parçalanma ameliyesini beklerken, birden, Haliç' in Bizans artığı ısırgan ayazını bıçak gibi kesen ılık bir sabah ezanında, ite kaka uyandırılan ve sürgüne gönderilen pranga mahkumu gibi sıkı sıkıya bağlandığı iki römorkörün ve tepesinde, at götündeki sinek gibi vızıldayıp duran ne idüğü belirsiz bir helikopterin eşliğinde itile kakıla Yalova sahillerine getirildi “İnkılap” vapuru.
Ve bir kuşluk vakti, Marmara' nın puslu mavi bağrını yırtarak Yalova sahillerine yaklaşan vapurun başüstünde; yönetmenin, Yürüyen Köşk' te yediği öğle yemeğinin hatırına binaen rol verdiği televizyon dizisindeki on beş saniyelik rolünü fazlaca ciddiye aldığı için Ağustos şûrasında terfî bekleyen Koronbaşı Asım ile, ismiyle müsemma Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa karışımı bir figüratif eleman, büyük kurtarıcıyı, yani kendisini karşılamak için sahile akın etmiş sevgili halkını selamlıyordu.
Denize moloz doldurarak aceleyle oluşturulmuş iki müstehcen çıkıntının ortasına baştan kara bağlanan, motoru sökülmüş, ciğeri dağlanmış, yaşlı ve yorgun gemiden, muhteşem bir vakar ile inen o mübarek ayakların, fukara Yalova toprağını tekrar şereflendirmesinin ardından, şehremaneti merasim kıtası amiri “Karşılama töreni sona ermiştir, görüş ve emirlerinize arzederim pek muhterem Barbaros Hayrettin Paşam” diye tekmil verdiğinde, boyacı çocuklar Bursa otobüsünden inen yolcuların arasına çoktan karışmışlardı bile “Boyayalım abi ne verirsen” diye sırnaşarak.
Dünkü tavla maçının rövanşı için kahvehaneye yönelen emeklilerden biri diğerlerine soruyordu, “Neden getirdiler ki bu gemiyi buraya ? “
Hakikaten Yâ Hû !
Neden getirdiler bu gemiyi buraya ?
* * *
İntihar etmek için kendisini karaya vuran yaşlı bir balinadan daha hüzün verici bir görüntüsü olan bu gemi leşinin, yani, denizden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan bir nesnenin moloz yığınlarının arasında karaya oturtulması gibi, cumhuriyet tarihinin en geri zekâlı projesinin, mutlaka farklı bir sembolik anlamı vardır diye düşündüm.
Meselâ, “Ulan seksenbeş senedir, adım adım Cumhuriyetin bütün inkılaplarının içine ettik, elde kalan bu son İnkılap' ın içine etme şerefine de ben nail olayım bari” şeklinde münasebetsiz bir fikir olabilir mi !
Bilemiyorum !.
Bu sebeple, ürkütücü bir yalnızlıkla bütün gün karşımda yatıp duran bu gemi leşine baktığımda, bakışlarım şuur dışı bir dürtüyle, bir o kadar ürkütücü olan direklerine kayıyor. Bizim bankacı Yusuf' un acaba canımı çok acıtır mı diye boğanın boynuzlarını incelemesi gibi, ben de “Acaba çok canımızı acıtır mı” diye geminin direklerini inceliyorum.
Gemiye verdik yirmibeşbin gavur lirası.
Hadi o fazla bir şey değil, hurda demir fiyatı.
Sonra, bu tarihî vakıayı belgeleyeceğiz diye belgeselcilerle anlaştık, helikopterler tuttuk, bi filimler çevirdik, onların parası var.
Olmayacağı baştan belli düğün dernek mekânı projesini ihale ettiğin işletmeci bir süre sonra karşımıza gelip, “Yok abi bu iş tutmadı, ben vazgeçiyorum, benim zararım bana yeter, alın geminiz sizin olsun” deyip, cami avlusuna bırakılan yetim gibi, gemiyi bizim kucağımıza bırakıp sıvışırsa, ne halt ederiz; nasıl başederiz o hurda yığınıyla, onu ayakta tutmak için lazım olan bakım masrafları var...
Bir vakit sonra, “Yok be abem, nenenin eski banyo kazanı kadar bile etmez bu teneke yığını, verem sana beşbin lira kurtaram seni bu beladan, bak yarın gelirsen dörtbin liradan dört kuruş fazla vermem onu da bilesin” diyen hurdacı çingen Recep' in maskarası olmak da var...
Hayır o da değil, bu gemi, bunların ötesinde bir anlam taşıyor, o paslı direkler bir şeyler anlatıyor bize mutlaka !
* * *
Mesele geçenlerde toplanan belediye meclisi toplantısında, Yalova Belediyesi' nin birikmiş borçlarının 85 trilyon liranın üzerinde olduğunun açıklanmasıyla kısmen vuzûha kavuştu.
Hatta asıl borç miktarının 90 trilyonun üzerinde olduğu da ileri sürülüyor.
85 veya 95 hiç farketmez; biz artık o geminin de direklerin de ne anlama geldiğini bu vesileyle iyice bi anlamış olduk.
Görünen o ki, sabık şehremaneti idarecileri, beş sene boyunca yememişler içmemişler, veya tam tersi, çatlayıncaya, tıksırıncaya kadar yemişler içmişler ve belediyeyi, yani bizi gırtlağımıza kadar borca sokmuşlar.
Eski lira hesabıyla 90 trilyon bu !
Yani, senede 18 trilyon, ayda 1,5 trilyon, günde 500 milyon, saatte 20 milyon, dakikada 333 bin lira, saniyede 55 lira 50 kuruş borç yapmışlar.
Yani insanın, “Yuuuh ulan ! “ diyesi geliyor.
* * *
Bütün gün karşımda duran gemiye bakarken, bazen gözlerimin yine gayr-ı irâdî direklere kaydığını farkediyorum, sonra birden ürperip gözlerimi kaçırıyorum.
Çünkü; “O direkler çok canımızı acıtacak, çooook !”