"Beni satmayacak bir avukat arıyorum" diye lâfa girdi.
On iki ya da on üç sene öncesi, Yalova da bir kurumun alt yapı işlerini üstlenen müteahhit firmanın, iş güvenliği önlemleri konusunda işi ciddiye almaması nedeniyle meydana gelen toprak çökmesi sonucu göçük altında kalarak ölen iki işçiden genç olanın babasıydı. Altmış yaşlarındaydı; orta boylu, seyrelmiş saçlarının genişlettiği alnındaki boncuk boncuk terleri mendiliyle silmeye çalışıyordu.
Diri diri toprağa gömülen yirmi iki yaşındaki çocuğunun hesabını sormaya (!) gelmişti, yüzlerce kilometre ötedeki şehrinden. Yuvalarının içinde, ateş saçarak fıldır fıldır dönen gözlerinden, hırsla açılıp kapanan burun kanatlarından, bu işin sonuna kadar gitmeye fevkalade azimli (!) olduğu anlaşılıyordu.
Hatta, " Karşısına Cumhurbaşkanı - konuyla ne ilgisi varsa- bile çıksa takmayacağına!!!, sonuna kadar gideceğine" , ilişkin kararlılığını (!) boğazından çatlayarak çıkan paslı gaz tenekesi tınısında bir sesle de te'yid etmeye açılışıyordu, koftiden avamî bir kabadayılıkla...
Muhteremin, Allahtan başka hiç kimseden korkusu yoktu ve sadece tek bir talebi vardı: "Kendisini satmayacak bir avukat..." Ve bu talebini birkaç kez ısrarla tekrarladı.
Avukatların, adliye koridorlarında, karnabahar satar gibi, "Haydee! Akşam pazarı bu, müvekkilin kellesi ikibuçuk lira!" diye feryat figan adam sattığı yolunda kesin bir kanaate sahip olan bu muhterem şahsiyetin, kendisinin de ucuza satılmaması hususundaki hassasiyetini tabiki anlayışla (!) karşılamak gerekiyor. Zira, bütün mevcudatı, alınıp satılabilir bir mal olarak gören birinin, herkesi satıcı olarak görmesinde de şaşırtıcı bir yan yoktur.
La havle velâ kuvvete... deyip kaç çocuğu olduğunu sordum. Ceketinin iç cebinden çıkarttığı mavili pembeli bir yığın nüfus cüzdanını "Ellerinden öperler" diyerek önüme bıraktı. Tek tek saydım, otuzbeş yaşındaki en büyüğünden beş yaşındaki en küçüğüne kadar toplam on dört çocuk !
Vay babam beline kuvvet, dölüne bereket !
"Hepsi aynı anneden mi" diye sordum. "Yook" dedi; biri nikâhlı diğer ikisi nikâhsız üç karısından olduğunu söyledi çocukların.
Sonra nüfus kâğıtlarını yeniden incelemeye başladım dikkatle. Kızlı erkekli, hepsi kavruk benizli on dört insan. İçlerinden üç tanesinin isimleri ve doğum tarihleri dikkatimi çekti.
1974 doğumlu olanın adı Ecevit !
1982 doğumlu olanın adı Evren !
1985 doğumlu olanın adı Özal !
Derin derin tahlillere, uzun ve karmaşık tariflere gerek var mı ? Üç tane nüfus kâğıdı röntgen filmi gibi gösteriyor memleket evlâdının ciğerini.
* * *
Son sekiz senedir kaç ana baba çocuklarına Tayyip ya da Erdoğan adını koydu bilmiyorum. İleride, bu türden magazinel istatistik verilere meraklı birileri çıkar araştırırsa biz de bu vesileyle sayıları öğrenmiş oluruz.
Veya önümüzdeki sekiz on sene içinde kaç ana baba, meselâ, oğullarına Mustafa, kızlarına Sarıgül adını koyar onu da Allah bilir.
* * *
"Beni satmayacak bir avukat arıyorum" densizliğiyle aslında kendisinin, haysiyet borsasındaki sürüm değerini öğrenmeye çalışan şahsiyet abidesi "baba" ya, ne mi oldu ?
Gidiş o gidiş; o günden sonra bir daha kendisini görmedim. Bir süre sonra müteahhit firmanın vekili olan arkadaşla karşılaştık, konuyu kendisi açtı. Babaya bir güzel kebap ısmarlayıp karnını doyurmuşlar, bir kat takım elbise alıp üstünü giydirmişler, cebine birkaç kuruş dünyalık ve de bir otobüs bileti koyup selametle memleketine göndermişler.
Bir "baba" nın, kendi evlâdının canı için kestiği fatura; birbuçuk porsiyon kebap, Mahmutpaşa işi bir kat elbise ve...
Dönüş için bir otobüs bileti !
Yani, iki hırtı bi pırtı...
* * *
Velhâsıl kelâm...
Mesele, berber koltuklarında ense traşına çerez misali yapılan içtimâi muhabbetlerdeki derin tespitler üzere, ahir zamanda zuhur eden fasulye, kömür, mercimek, oy eksenli basit bir değiş tokuş meselesi değildir.
Mesele, esfel-i sâfilîn mahlûkatın mayasıyla ilgili bir meseledir.
Burnumuzun direğini sızlatan o ağır kokunun sebebi de belkide budur.

